Arthur C. Clarke’dan 2001: Bir Uzay Destanı Film Günlüğü

2001’e Dönüş Arthur C. Clarke

1964’ün ilkbaharında, Stanley Kubrick’in, “dillere destan bir bilimkurgu filmi” yapabileceği bir fikrimin olup olmadığını soran mektubunu alalı çeyrek yüzyıldan fazla oluyor. Şimdi 2001, birkaç yıl ötede olduğu halde o yıllarda –bugün yaşayan birçok insanın henüz doğmamış olduğu o yıllarda– bu kadar uzak bir geleceğin ruhunu yakalayabilmek neredeyse imkânsızdı…

Bu duruma biraz boyut kazandırması açısından, izin verirseniz her şey kafamda yeni oluşmaya başladığı sıralarda, 1971’de yazdığım (büyük ölçüde) kurgudışı girişimlerimizden biri olan The Lost Worlds of 2001’dan (2001’in Kayıp Dünyaları) şöyle bir alıntı yapmak istiyorum:

64’ün ilkbaharında… Ay’a iniş uzak bir geleceğe ait psikolojik bir hayal gibi görünüyordu hâlâ. Kuramsal yönden bunun kaçınılmaz olduğunu biliyorduk, duygusal yönden ise buna gerçekten inanamıyorduk… İlk çift kişilik Gemini uçuşu (Grissom ve Young) bir yıl daha gerçekleşmeyecekti ve Ay yüzeyinin doğası hakkındaki tartışmalar şiddetlenerek sürüyordu… NASA, filmimizin bütün bütçesini her gün harcıyordu (10 milyon dolar’dan fazla) ancak uzay keşiflerinde ilerleme kaydedilemiyordu. Yine de belirtiler açıktı. Sık sık Stanley’ye film henüz gösterimdeyken insanlığın da gerçekten Ay’da yürüyeceğini söylüyordum… O halde, en önemli meselemiz önümüzdeki birkaç yılda gerçekleşecek olaylar yüzünden modası geçmeyecek, ya da daha kötüsü, gülünç hale gelmeyecek bir hikâye yaratmaktı. Geleceği önceden tahmin etmek zorundaydık. Bunu yapabilmenin yollarından biri, içinde bulunduğun zamanın oldukça ilerisini düşünerek, olguların bizi sollayıp geçmesi tehlikesini ortadan kaldırmaktı. Diğer yandan, eğer aşırı ilerisini düşünecek olsaydık, bu sefer de seyircimizle iletişimimizi kaybetmek gibi korkunç bir tehlikeyle karşılaşırdık…

Evet, 2001: A Space Odyssey’nin başarısı tarihe geçti, öyle ki film, şimdiye dek çekilmiş en etkili filmlerden biri olarak anılıyor ve ‘tüm zamanların ilk on filmi’ listesindeki sabit yerini neredeyse hep koruyor. Eğer eksiksiz versiyonunu görmek isterseniz, hem filmin tamamını, hem de yapıma ilişkin geniş bir arşivi içeren muhteşem Voyager-Criterion video-diskine bakabilirsiniz. Bu diskte çekim aşamasından görüntüler, yapımda emeği geçen sanatçılar, bilim insanları ve teknisyenlerle yapılan konuşmaları bulabilirsiniz. Ayrıca burada genç Arthur C. Clarke’ın birkaç yıl sonra Ay yüzeyine yerleştirilecek araçların bulunduğu, Grumman Aircraft’taki Ay Modülü toplantı salonunda yapılan röportajını seyredebilirsiniz. Bu bölüm film ve son Apollo, Skylab ve Shuttle uçuşlarının –ki bu uçuşların bazıları Stanley’nin öngörüleri kadar inandırıcı görünmüyordu– arasında kurulan ilginç karşılaştırmayla sona eriyor.

Dolayısıyla benim kafamda bile, kitap ve filmin birbirine ve gerçeğe karışmış olması pek şaşırtıcı değildir, bazı sonuç13

lar (aşağıya bakınız) ise durumu daha karışık hale getirmektedir. Bu yüzden en başa dönüp bütün bunların nasıl başladığını hatırlatmak istiyorum.

Nisan 1964’te –o zamanki adıyla– Seylan’dan ayrıldım ve TIME/LIFE’ın Man and Space (İnsan ve Uzay) kitabının yayına hazırlık işlerini tamamlamak üzere New York’a gittim. O güne ait yazılı anılarımdan şu alıntıyı yapmaktan kendimi alamıyorum:

Seylan’ın tropik cennetinde geçirdiğim birçok yıldan sonra tekrar New York’a dönmek oldukça tuhaf geldi. Filler, mercan kayalıkları, musonlar ve batık define gemileri arasındaki tekdüze bir hayattan sonra ev ile iş arasındaki geliş gidiş –IRT’deki sadece üç istasyon arasında olsa da– alışılmadık bir yenilik olmuştu benim için. Gizemli işlerine giden Manhattanlıların tuhaf bağırtıları, insana mutluluk veren güler yüzleri ve hiç kaybolmayan kibar hareketleri, ayrıca tertemiz yeraltı istasyonlarında işleyen rahat trenleri, Levy’nin ekmeğinin, New York Post’un, Piel’in birasının ve birbirleriyle yarışan ve ağız yoluyla alınan kanserojen madde içeren markaların (amatör sanatçılar tarafından genellikle güzelce süslenen) tuhaf ürünlerinin reklamları bende sürekli bir hayranlık uyandırıyordu. Ancak insan zamanla her şeye alışıyor ve bir süre sonra (yaklaşık on beş dakika) o büyüleyicilik kayboluyordu. (Report on Planet Three: ‘Son of Dr. Strangelove’dan)

Men and Space adlı çalışmam pek aksaklık olmadan ilerledi, çünkü ne zaman TIME/LIFE’ın bağnaz araştırmacılarından biri bana “Bunu hangi kaynağa ya da kişiye dayanarak söylediniz?” diye sorduğunda ona ürkütücü bakışlarımı yöneltip “Şu anda o kaynağa bakıyorsunuz,” diye cevap verirdim.

Stanley’yle ek bir iş yapmak için oldukça fazla enerjim vardı ve ilk karşılaşmamız 23 Nisan’da Trader Vic’s’te oldu (Orada bulunduğumuza dair bir tabela koymalılar). Stanley hâlâ son filmi Dr. Strangelove’da elde ettiği başarının tadını çıkarıyor, bu arada daha ihtiraslı bir tema arıyordu. İnsanın evrendeki yeri hakkında bir film yapmak istiyordu. Bu türden projeler eski ya da yeni ekoldeki öncü stüdyolara bile kalp krizi geçirtebilecek nitelikteydi. Bugün bile, Hollywood’un bu projeyi kabul ettiğini hayal etmek çok zor.

İlgilendiği konu üzerinde anında uzman olabilen Stanley, çabucak birçok kütüphanedeki bilim ve bilimkurgu dokümanlarını yutmuştu. Ayrıca adı merak uyandıran Shadow on the Sun (Güneş’teki Gölge) adlı bir eserin telif haklarını dahi almıştı. Onun hakkında pek bir şey hatırlamıyorum, yazarının adını bile hatırlayamıyorum, sanırım bildiğimiz bilimkurguculardan değildi. Her kim idiyse, umarım kendisinin kariyerini baltaladığımı asla öğrenmez, çünkü Kubrick’e çok geçmeden Clarke’ın başka insanların fikirlerini geliştirmekle pek ilgilenmediği söylenmişti. (Birkaç yıl sonra Beşik adlı romanla gündeme gelen değişikliklere sebep olan ilginç olaylar hakkında bilgi almak için Rama 2’nin Sonsöz’üne bakabilirsiniz.) Bu konu kapandıktan sonra tamamen yeni bir şeyler yaratmaya karar verdik.

Şimdi, bir film yapmadan önce bir senaryonuzun ve senaryonuz olmadan önce de bir hikâyenizin olması gerekiyor. Bazı avangard yönetmenler son söylediğim olmadan da bir şeyler yapmaya çalıştılar ancak onların çalışmalarını sadece birkaç sanat tiyatrosunda görebilirsiniz. Stanley’ye kısa hikâyelerimi vermiştim ve birinin, “Gözcü”nün, üzerine konuyu kurabileceğimiz temel düşünceye sahip olduğuna karar verdik.

“Gözcü”, 1948 Noel’indeki bir enerji patlaması sırasında yazılmıştı. BBC’nin düzenlediği kısa hikâye yarışmasına girmek için yazmıştım. Dereceye bile girememişti ve neyin kazandığını bazen merak ediyorum (muhtemelen Tunbridge Wells’te geçen bir pişmanlık öyküsüydü). Şu anda bu o kadar sık antolojilere koyuluyor ki konusunun, Ay’da yabancı varlıklar tarafından yapılmış, insanlığın oraya gelmesiyle çalışmayı bekleyen bir çeşit hırsız alarmının keşfi olduğunu söylemem yeterli.*

2001’in genellikle “Gözcü” üzerine kurulduğu söylenir ancak bu oldukça basite indirgemek olur. Bu ikisi arasında meşe palamudu ve meşe ağacı arasındaki gibi bir ilişki var daha çok. Filmi yapmak içinse daha fazla malzeme gerekti, bunların çoğu da “Encounter in the Dawn” (Şafakta Karşılaşma) (diğer adıyla “Expedition to Earth”) ve diğer dört kısa hikâyeden alınmıştı. Ancak ortaya çıkan eserin çoğu tamamen yeniydi ve Stanley’yle aylar boyu yaşadığım beyin fırtınası sonucu ortaya çıktı. Bu beyin fırtınasını daha sonra yalnız başıma –tamamen yalnız– 222 Batı 23. Cadde’deki ünlü Hotel Chelsea’nin 1008 numaralı odasında yaşadım.

Burası romanın büyük bir kısmının yazıldığı yerdir ve bu zorlu sürecin detaylarının bulunduğu günlük The Lost Worlds of 2001’da bulunabilir. Film yapmayı hedeflemişken, neden bir roman yazdığımı sorabilirsiniz. “Roman uyarlamalarının (öf!) genellikle sonradan yapıldığı doğrudur, bu durumda Stanley’nin işlemi tersine çevirmek için mükemmel sebepleri vardı.

Çünkü bir senaryo en ufak ayrıntıyı dahi açıkça belirtmelidir, ayrıca onu okumak en az yazmak kadar yorucu ve bıktırıcıdır. John Fowles’un şu sözü bunu oldukça iyi açıklamaktadır: “Roman yazmak denizde yüzmek gibidir, senaryo yazmak ise pekmez içinde kıvranmak gibi bir şeydir.” Belki de sıkıcılığa karşı tahammülümün olmadığını anladığı için Stanley senaryo yazımı gibi zor bir işe başlamadan önce, se*

İlk derlemem Expedition to Earth’te (Dünya’ya Yolculuk) yeniden basıldı.

Senaryoya çevirebileceğimiz bir roman yazmak için bütün hayal gücümüzü sonuna dek serbest bırakmamızı önerdi (Ve tabii ki biraz da nakit para ümidiyle).

Olaylar aşağı yukarı böyle gelişti. Ancak sonlara doğru, roman ve senaryo aynı anda, iki yönde de geri besleme yapmak suretiyle yazıldı. Biraz pahalı bir edebi yaratım yöntemi olsa da, birkaç yazarın da bunun tadını çıkarttığı gibi ben de bazı bölümleri filmin ham sahnelerini izledikten sonra tekrar yazdım. “Tadını çıkartmak” deyiminin doğru bir kullanım olup olmadığından pek emin değilim.

O heyecanlı zamanların tadını biraz olsun verebilmek için, sabahın birkaç boş saatinde hızlıca yazmış olduğum günlükten birkaç alıntı sunmak istiyorum:

28 Mayıs 1964. Stanley’ye, “Onların” organik hayatı korkunç bir hastalık olarak kabul eden makineler olabileceğini teklif ettim. Stanley bu fikrin hoş olduğunu söyledi…

2 Haziran. Günde ortalama bin ya da iki bin kelime yazıyoruz. Stanley, “Elimizde bir çoksatan var,” diyor.

11 Temmuz. Stanley’yle olay örgüsünü tartışmak için bir araya geldik ancak neredeyse tüm zamanımızı Cantor’un Transfinite Kümeleri hakkında tartışarak geçirdik… Onun gizli bir matematik dehası olduğuna karar verdim.

12 Temmuz. Artık her şey kararlaştırıldı, olay örgüsü hariç.

26 Temmuz. Stanley’nin (36.) doğum günü. Köye gittiğimde üzerinde şu notun yazılı olduğu bir kart buldum: “Bütün dünya her an patlayabilecekken, nasıl mutlu bir doğum günü geçirebilirsin?”

28 Eylül. Tekrar yapılan bir robot olduğumu hayal ettim. Bana güzel bir biftek pişiren Stanley’ye iki bö17

lüm daha götürmüştüm ve bana “Joe Levine yazarları için bunu yapmıyor,” dedi.

17 Ekim. Stanley, kahramanlarımızı rahatlatmak için Viktoryen bir ortam yaratan eşcinsel robotların olabileceği yolundaki çılgınca fikri önerdi.

28 Kasım. Vejetaryenleri etoburlara çevirme üzerine biyokimya hakkında tartışmak için Isaac Asimov’a telefon ettim.

10 Aralık. Stanley, H.G. Wells’in Things to Come’ının gösteriminden sonra beni arayıp, bir daha benim tavsiye ettiğim bir filmi asla izlemeyeceğini söyledi.

24 Aralık. Yavaş yavaş son sayfaları kurcalıyorum, bunu Stanley’ye Noel armağanı olarak götürebilirim.

Bu madde, romanın artık tamamen bittiği konusunda umutlarımı belgeler. Aslında elimizdeki tek şey, ilk bölümün üçte ikilik kaba bir taslağıydı ve taslak en heyecan verici yerindeydi, çünkü bir sonraki olayın ne olacağı konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Ancak bu kadarı bile, adı Journey Beyond the Stars (Yıldızların Ötesine Yolculuk) olarak ilan edilen çalışma için Stanley’nin M.G.M. ve Cinerama’yla bağlantı kurması için yeterliydi (Diğer bir seçenek, How the Solar System Was Won idi [Güneş Sistemi Nasıl Kazanıldı]. Kötü bir isim değil ve artık zamanı geldi. Beni arama, ben de seni aramayacağım.)

1965 boyunca Stanley, inanılmaz zor post-prodüksiyon işleriyle uğraştı, hatta o hâlâ New York’tayken, filmin İngiltere’de çekiliyor olması işi daha da zorlaştırıyordu, çünkü o katiyen havayoluyla seyahat etmeyi sevmezdi. Onu eleştirecek değilim ama pilot lisansı aldığı sırada, Stanley nasıl uçulmaması gerektiğini öğrenmiş. Benzer nedenlerden dolayı, 1956’da Avustralya, Sydney’deyken (zar zor) geçtiğim sürücü testinden bu yana kesinlikle direksiyona geçmedim.

Ben de travmatik bir deneyimle hayata dönmüştüm çünkü.

Stanley filmi çekerken, ben romanın son kısmını tamamlamaya çalışıyordum. Yani basılmadan önce onun onayını alması gereken romanın son halini tamamlamak için çalışıyordum. Bunu yapmak son derece zordu, çünkü stüdyoda o kadar meşgul oluyordu ki, benim el yazımla gönderdiğim bölümlere dikkatini vermek için hiç zamanı olmuyordu. Ağırdan almadığına yemin ediyordu, filmin kitaptan önce çıkması için uğraşıyordu. Zaten öyle oldu, 1968’in baharında çıktı.

Bu acı verici doğum sancılarını düşününce, romanın çeşitli yönlerden filmle farklılık göstermesi şaşırtıcı değil. Daha da önemlisi –ve ne terslik ki zamanında düşünemediğimiz bir şekilde– Stanley Jüpiter’le buluşulmasına karar vermişti. Ancak romanda uzay gemisi Discovery, hızını artırması için Jüpiter’in yer çekimsel alanını kullanarak Satürn’e gidiyordu.

Doğrusu bu “başka bir gezegenin çekim alanını kullanma manevrası” on bir yıl sonra Voyager uzay aracı tarafından kullanılmıştır ve ben 24 Ağustos 1989 akşamında bu kelimeleri daktilo ederken, Voyager II, yıldızlardan önceki son durak olan Neptün gezegeniyle nihai buluşmasını gerçekleştiriyor.

Peki neden Satürn yerine Jüpiter? Çünkü bu çok daha basit ve anlaşılması kolay bir olay dizisiydi, ancak daha da önemlisi, özel efekt bölümü Stanley’nin inandırıcı bulduğu bir Satürn yapamadı. Eğer öyle yapılmış olsaydı film feci bir şekilde köhnemiş olacaktı, çünkü Voyager’ın elde ettiği görüntüler Satürn’ün halkalarını hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği bir inanılmazlıkla gösterdi.

Romanın basıldığı yıldan sonra (Temmuz 1968) yaklaşık on yıl boyunca, herhangi bir devam romanının olanaklı olabileceğini veya bunlardan birini yazmak niyetinde olduğumu öfkeyle reddettim. Ancak Voyager’ın elde ettiği muh19

teşem başarılar fikrimi değiştirdi. Stanley ile çalışmaya başladığımızda haklarında kesinlikle bir şey bilinmeyen uzak gezegenler birdenbire inanılmaz yüzey şartlarıyla bilinen yerler haline geldiler. Buz kütleleri ve uzayın yüz kilometre derinliğine sülfür fışkırtan volkanlarla çevrili olan uyduların var olabildiğini kim hayal edebilirdi? Bilimkurgu artık bilimsel gerçeklik sayesinde çok daha inandırıcı yapılabilir.

2010: Uzay Destanı-2 gerçek Jüpiter uydu sistemiyle ilgilidir. İki kitap arasında son derece büyük farklılıklar da vardır. 2001, insanlık tarihinin büyük dönüm noktalarından birinin öncesindeki bir tarihte yazılmıştı. Neil Armstrong ve Buzz Aldrin’in Huzur Denizi’ne ayak basmasından hemen sonra bu dönüm noktasını aşmış olduk. Artık tarih ve kurgunun yolları engellenemez şekilde çakışmış oldu. Apollo’daki

astronotlar Ay’a yollandıklarında filmi çoktan seyretmişlerdi. 1968 Noeli’nde Ay’ın enginliklerine bakabilen ilk insanlar olan Apollo 8 mürettebatı bana, her an telsizle büyük siyah bir monolitin keşfedildiğini bildirecekmiş gibi hissettiklerini söylediler. Heyhat, sağduyu buna engel olmuştu.

Nasıl olduysa, Apollo 13 uçuşunun, 2001’le esrarengiz bir bağlantısı oldu. HAL’ın AE 35 ünitesindeki “arıza”yı bildirdiği zaman kullandığı kelimeler, “Eğlenceyi bozduğum için üzgünüm ama bir sorunumuz var,” olmuştu.

Apollo 13’ün Kumanda Modülü’nün adı Odyssey idi ve bir oksijen deposu patladığında mürettebat filmin ünlü müziği Zarathustra’yı kullandıkları bir TV yayınını yeni sonlandırmıştı. Dünya’ya ilettikleri ilk kelimeler, “Houston, bir sorunumuz var,” olmuştu.

Ay Modülü’nü “cankurtaran sandalı” olarak kullanarak müthiş bir yaratıcılık gösteren astronotlar Odyssey’nin içinde sağ salim eve dönmüşlerdi. NASA Müdürü Tom Paine bana görevin raporlarını gönderdiğinde, kapakta şöyle yazıyordu: “Her zamanki gibi senin dediğin oldu Arthur.”

Başka şeyler de var tabii. Bunların en dikkat çekici olanı, Şubat 1984’te fırlatılan Wester VI ve Palapa B-2 iletişim uydularının, ateşlenmeyen roketleri yüzünden gereksiz yörüngelere girmiş olmasıdır.

Romanın daha önce yazılmış versiyonlarında, David Bowman Discovery’nin uzay kapsüllerinden birinde EVA yapmak ve geminin bozulan anten iletişimini sağlamak zorunda kalmıştı (Bu kısım The Lost Worlds of 2001’ın 26. bölümünde bulunmaktadır). Daha sonra oraya kadar ilerlemiş ancak yavaş dönüşünü kontrol edemeyince, Discovery’ye geri getirememişti.

Kasım 1984’te, astronot Joe Allen Uzay Mekiği Discovery’yi (hayır, bu ismi uydurmuyorum) terk edip Palapa’yla buluşabilmek için manevra ünitesini kullanmıştı. Bowman’dan farklı olarak Allen, sırtındaki nitrojen-jet motorundan çıkan itici güçle dönüşü kontrol edebilmiştir. Uydu Discovery’nin kargo bölümüne geri getirilmiş ve iki gün sonra Westar da kurtarılmıştır. Şimdiye dek gerçekleştirilen en iyi ve başarılı mekik görevlerinden birinden sonra ikisi de onarım ve tekrar fırlatma işlemleri için sağ salim Dünya’ya geri getirilmiştir.

Henüz bitirmedim. Joe’nun bütün bunları yaptığı sırada, Entering Space: An Astronaut’s Odyssey (Uzaya Girmek: Bir Astronotun Yolculuğu) adlı güzel kitabının bir kopyasını aldım ve içinde şunların yazdığı bir mektup vardı: “Sevgili Arthur, küçük bir çocukken bana yazı ve uzay hevesini aşılamıştın, ama bu iki işin de ne kadar zor olduğunu söylemeyi ihmal etmişsin.”

Şunu söylemek istiyorum ki bu tür övgüler, memnuniyetimden yüzümü kızartıyor, ayrıca bunlar kendimi Wright Kardeşler’in bir çağdaşı gibi hissetmemi sağlıyor.

İlk iki Odyssey –romanlar ve filmlerden bahsediyorum– tamamlandıktan sonra, en azından 1990’a kadar HAL, Bowman ve monoliti bilinçaltıma göndermek için iyi sebeplerim vardı. NASA’nın en hırslı derin-uzay projesi Galileo sondası, Aralık 1988’de Jüpiter’in uydularını araştırmaya başlamak üzere Uzay Mekiği yardımıyla Mayıs 1986’da fırlatılacaktı. Bu sonda Jüpiter ve uyduları hakkında büyük bir bilgi akışı sağlayacaktı. Bu durum o güne dek yazabileceğim her şeyi bir anda köhnemiş kılabilir, belki de sonu gelmeyen yeni spekülasyonları teşvik edebilirdi.

Ne yazık ki, Challenger faciası bu senaryoyu suya düşürdü ve Galileo ancak Ekim 1989’da Uzay Mekiği Atlantis’le fırlatılacak. Böylece planlandığından yedi yıl sonra, Aralık 1995’e kadar Jüpiter’e ulaşamayacak. 2061: Uzay Destanı-3’ün önsözünde yazdığım gibi, “Beklememeye karar vermiştim.”

Şimdi, sormamanızdan korktuğum bir soruyu cevaplayacağım. Başka bir Uzay Destanı olacak mı? Uzay Destanı-3 en heyecanlı yerinde kalmış olsa bile, seriye bir kitap daha eklemeyi düşünmüyorum, kitabı sonlandırmak en iyisi gibi geliyor bana.

Dördüncü bir Uzay Destanı’nın olup olmaması benim kontrolümün dışındaki etkenlere bağlı. Galileo bağlı olduğu kapsülden sağ salim ayrılırsa, durumları oldukça değiştirecektir bu. Ancak ne yazık ki, Jüpiter ve uydularından altı yıl sonra haber almayı beklemek zorundayım.

Eğer haberler iyi olursa –ve 1995’te de bu konuyla ilgilenmek hoşuma giderse– yazı işlem makinemden Son Destan çıkabilir pekâlâ. Yapmak istediğim şey, tabii ki onu acele etmeden ve 1 Ocak 2001’deki yayınlanmasını gözeterek yazmaktır.

 

 

KAYNAKLAR

2001: A Space Odyssey adlı film üzerine birçok şey yazıldı, ancak bunların arasında belki de en çok başvurulan kaynak Jerome Agel’ın The Making of Kubrick’s 2001 (New American Library, 1970) adlı eseriydi. Ne yazık ki bu kitabın baskısı tükenmiş.

2001, 2010 ve 2061’e ek olarak, bu konuyla ilgili iki kurgudışı kitabım var. The Lost Worlds of 2001 (NAL; Sidgwick and Jackson, 1972) ve The Odyssey File (Del Key; Granada, 1986)

Report on Planet Three’de (Harper and Row; Gollancz, 1972) bu projenin ilk oluşum aşamalarını anlatan “Son of Dr. Strangelove” ve “The Myth of 2001” adlı iki makale bulunmaktadır.

25 Ağustos 1989

Colombo, Sri Lanka

admin

İthaki Yayınları Sosyal Medya Profili

Henüz yorum yapılmamış.

Cevap Yaz

E-mail adresiniz paylaşılmayacak.