İyi Bilimkurgu İyi Edebiyattır-Theodore Sturgeon

İyi bilimkurgu iyi edebiyattır – Theodore Sturgeon

Bu önerme, ortalama okur ve “ciddi” eleştirmen, bilimkurguyu sadece, böcek-gözlü canavarların saldırılarından uzay kıyafetli ve lazer tabancalı kahramanlar tarafından kurtarılan metal sutyenli kızlarla ilişkilendirmeyi bırakana kadar, devamlı ve devamlı tekrar edilmeli. Bilimkurguda da, başka alanlarda olduğu kadar geniş bir mükemmellik tayfı vardır. Mickey Spillane bir Dorothy Sayers ya da Ngaio Marsh değildir. Hopalong Cassidy, Shane ya da True Grit değildir. Ve bilimkurgunun en iyisi, herhangi bir edebi türün en iyisi kadar iyidir. Bilimkurgu aynı zamanda, günümüzde büyük bir hızla popülerleşen bir edebi türdür. Amerikan ve İngiliz bilimkurgusu Fransa, İtalya, İskandinavya’da yaygın şekilde okunur; İspanya, Portekiz ve Latin Amerika’da okuyucuları giderek artmaktadır ve Almanya ve Hollanda’da en çok satanlar arasındadır. Avrupa’da, özellikle Fransa ve İtalya’da yeni yazarlar ortaya çıkmaktadır ve bunların çevirileri de İngilizce konuşan dünyaya akmaktadır. Ve bilimkurgu kitapların baskısındaki artış, bu alandaki sinema ve televizyon ürünlerinin artışında yansımasını bulmaktadır. Bu hızlı yükselişin bir dizi nedeni var ve çok daha fazla sayıda da varsayım; ama bunlar, bu girişin kapsamında değiller; dolayısıyla bu mevzuyu onlarca yüksek lisans tezine, bilimkurgu üzerine yüksek okul ve üniversitelerde ders veren öğretmenlere bırakabiliriz (sadece ABD’de bunlardan 1500’ün üzerinde var). Bu da, edebiyatta hiçbir zaman bilimkurgu gibi sınırsız, esnek, böylesine bir hayret ve şaşkınlık uyandıran, zamanın, mekânın ve gerçeklik adını verdiğimiz o gelişigüzel hayalin sınırlarından azade bir alan olmadığını söylemeye yeter. En azından, şiirin icadından beri. İngilizce bilimkurgu okurlarının genel olarak bilmedikleri arasında şunlar var: Dünyada en yaygın okunan bilimkurgu yazarı Heinlein ya da Bradbury veya Clarke değil, bir Leh: Stanislaw Lem’dir; bir yazarlar birliğindeki en geniş bilimkurgu şubesine sahip olan ülke Macaristan’dır; en iyi bilimkurgular Doğu Almanya’da, Çekoslovakya’da, özellikle de Sovyetler Birliği’nde üretilir. Bunların bir kısmı –ama pek azı– İngilizce konuşan dünyaya sızmaya başladı; ancak söylemesi acı verici olsa da belli bir bölümü berbat çevirilerle yayımlanıyor. Bazı eserler, özgün dillerinden ilkin ikinci bir dile çevriliyor ancak bundan sonra İngilizceye aktarılıyor; bu korkunç muameleye tabi tutulan eserlerde üslup ve karakteri bırakın, çamaşır listesinin bile düzgün bir şekilde kalabilmesi çok zor. Fakat zeki bir okur bunu aklında tutarsa, en bozulmuş çevirilerde bile görülebilecek bir güç ve özgünlük harikasını bulabilir. Sovyet bilimkurgu yazarlarının zirvesinde, Boris ve Arkadi Strugatski’lerin isimleri bulunur. Bu yetenekli kardeşlerin isimleriyle ilk olarak Tanrı Olmak Zor İş romanında karşılaşmıştım. Yapısı, karakteri, akışı, insani durumları kavrayışı itibariyle son derece dikkat çekici olan bu roman, bir bilimkurgu okurunun en doyumsuzca aradığı hemen her niteliğe de sahip. Uzay uçuşları ve geleceğin aletleri var; sosyolojiye el attığında, o harikulade “ya şöyle olsaydı…” sorusu var; yabancı bir kültürü gayet zengin bir şekilde tasvir etmek suretiyle bizim ve bizlerin doğası üzerine yeni perspektifler üretiyor; bilimkurgunun, “kılıç ve büyü” dediğimiz yakın akrabasının bayıldığı heyecan verici göğüs göğüse çarpışma teması da var. Ve bu yüksek erdemlerinin arasında şu da var: Anlatı, muharebelerden ve dövüşlerden, kan ve ölümden söz etse bile, son derece kudretli kahramanımız asla kimseyi öldürmüyor. Dünyanın neresinde olursa olsun yazarlar, şu şiddet dolu çağımızda yarattıkları etkiden kaynaklanan sorumluluklarını düşünerek buna dikkat etmeliler. Bu, yapılabilir, üstelik gerilimi ve merakı azaltmadan gayet iyi de yapılabilir. Ve şimdi de Uzayda Piknik geldi… Amerikan bilimkurgusunun altınçağı denilen dönemde, sıradışı bir editör olan müteveffa John W. Campbell etrafına birkaç ay içinde o zamana kadarki en büyük bilimkurgu yeteneklerini topladığında, yazarlarına şöyle meydan okurdu: “Şu soruya cevap veremezse yirmi dört saat içinde ölecek bir adamla ilgili hikâye yazın bana: ‘Aklı başında olduğunuzu nereden biliyorsunuz?’” Veya şöyle (en provokatif olanlardan birisi): “Düpedüz düşünen ama farklı şekilde düşünen bir yaratıkla ilgili bir hikâye yazın bana.” (“Kadın” cevabı, hazırcevaplığın kaba bir örneği olacağı için kabul edilemezdi elbette.) Strugatski’ler, yeryüzünün dünya dışı varlıklar tarafından kısa bir süre ziyaret edildiğini, onların da arkalarında, hani olur ya, sizin ve benim yol kıyısında yaptığımız bir piknikte arkamızda bırakacağımız türden (tabii ki adab-ı muaşeret kurallarını unuttuğumuz bir anda) çöpler bıraktıklarını farz ediyor. Son derece yabancı bir teknolojinin ürünü olan bu atıkların doğası, dünyalı mantığımıza meydan okuyor; dünyadaki analitik bilime ve bu yabancıların potansiyellerinin sınırsız olduğuna değinmiyoruz bile. Bu potansiyeli, bu olanakları tamamen insani hedeflere yöneltirseniz –sadece bilgi aşkına bilgiye ulaşma çabası, insan refahında yeni zirvelere erişmek için yeni araçların ve tekniklerin aranması, rakipleriyle kâr için mücadele; yeni ve daha korkunç silahlar için yağmacı bir hırs– karşınıza bu kısa, ama hayret verici romanın çerçevesi çıkar. Strugatski’lerin sadakat ve açgözlülüğe, dostluk ve sevgiye, umutsuzluk, hüsran ve yalnızlığa dair mahir ve becerikli yaklaşımını da ekleyin buna; işte o zaman, bir duayı andıran sözlerle, inanılmaz dokunaklı bir şekilde sona eren gerçekten de harika bir hikâye bulacaksınız.

Unutamayacaksınız.

San Diego, California, 1976

admin

İthaki Yayınları Sosyal Medya Profili

Henüz yorum yapılmamış.

Cevap Yaz

E-mail adresiniz paylaşılmayacak.